Nutuk

Nutuk (SÖYLEV)-yayımlama bölümü-18

Nutuk (SÖYLEV)-yayımlama bölümü-18

Damat Şerif Paşa Milleti Zehirliyor

Efendiler, yeni kabine içinde yer alan ve Hey’et-i Temsiliye’mizin elçisi durumunda olan Cemal Paşa ile yapılan ve yapılmakta olan haberleşmelerimiz, yüce topluluğunuza Dahiliye Nezareti makamını tutan Damat Mehmet Şerif Paşa’dan söz etmemi geciktirdi.
Biz, yeni kabine ile uzlaşma yolu ararken, Şerif Paşa, çoktan milleti zehirlemeye başlamış bulunuyordu.
Nezarete geçtiğini bildiren 2 Ekim tarihli genelgesinin metni hatırlanırsa, orada şu cümlelere rastlanır:
“Vatandaşların tam bir uyum ve birlik içinde bulunmaları, devletin gerçek çıkarlarının bir gereği olduğu halde, bir süredir memlekette bozgunculuk ve bölücülük belirtilerinin görülmesi, güçlüklerin bir kat daha artmasına yol açacağından, pek çok üzüntü vericidir.
“… Başarı… Hükümet’in gösterdiği yolda gitmekle ve memleket çıkarlarını ilgilendiren konularda zararlı davranışlardan kaçınmakla elde edileceğinden, hemen merkezlere ve merkeze bağlı olan yerler ve bu yolda tavsiyelerde bulununuz.”

Efendiler, Damat Ferit Paşa’dan daha akıllı olduğu söylenen Damat Şerif Paşa, pek acemice işe başlamış oluyor. O tarihlerde İstanbul’da, bizi âsi, anarşist, “simple soldat-basit asker-” sayan bazı romancılar gibi, Damat Paşa da bizi; ancak ahmakları aldatabilecek, kendi kısa aklınca, gafil ve anlayışsız sanıyordu galiba! .
Oysa biz, Nazır Paşa’nın alçakça niyetini hemen anlamış ve daha uyanık bir durum almış bulunuyorduk. Şerif Paşa, bizim tutum ve gidişimizi, Ferit Paşa Kabinesi’ni düşürmek için milletçe yapılan teşebbüsleri, memlekette bozgunculuk ve bölücülük belirtileri olarak gösteriyor ve pek çok esef ediyor.
Bir de, Efendiler, Hükümet’in, Dahiliye Nâzırı Mehmet Şerif imzasıyla yayınlanan duyurusunun birkaç noktasına hep birlikte göz gezdirelim.
“Bugünkü kabine tam bir uyum içindedir.” Çok doğrudur. Bu durum bütün çıplaklığı ile kendini gösterecektir.
“Temel konularda görüş birliği içindedir. Hiçbir partiye bağlı değildir.
Çeşitli siyasi grupların hiçbirine de eğilimi yoktur. Hepsinden manevi destek bekliyor.
Bu cümlelerden çıkan anlam açıktır. Hükümet, milli teşkilât ve onu idare eden Hey’et-i Temsiliye ile beraber değildir. Hattâ ona karşı bir eğilimi bile yoktur. İtilâf ve Hürriyet Partisi’nden, Muhipler Cemiyeti’nden, Kızıl Hançerliler’den, Nigehbancılar’dan ve mevcut öteki derneklerden ne kadar destek bekliyorsa, bizden de ancak o kadar… Cemal Paşa vasıtasıyla bizi oyalama ve aldatma gayesiyle çekilen telgraflarda yazılanlar hep yalandır.

Sonra Efendiler, şu cümleyi okuyalım: “Memleket kaderinin milletin vekilleri aracılığı ile belirlenmesi başlıca emelimizdir. ”Bundan çıkan anlam da şudur: Sivas’ta birkaç kişi toplanmış, millet adına söz söylüyor. Milletin kaderi ile ilgileniyor. Hey’et-i Temsiliye diye bir de unvan takınarak, üstlerine vazife olmadığı halde, millet ve memleketin işlerine karışıyorlar. Bunların sözünü dinlemeyiniz. Çünkü bunlar milletin vekilleri değildir!
Hükümet, bu bildiride barış konusundaki görüşünü de şöyle açıklıyor: “Wilson prensiplerinden hakkıyla yararlanılarak, Osmanlı Devleti’nin bir bütün halinde ve Padişah’ının etrafında toplanmış müstakil bir devlet olarak yaşamasını sağlayıcı hiçbir teşebbüsten geri durulmayacaktır.”
Yeni kabine, bu görüşlerinde başarıya ulaşacaklarını belirtmek üzere şu delilleri sürüyor: “Zaten büyük devletlerin adalet duyguları ile gerçekten gittikçe açıklık kazanmakta olan Avrupa ve Amerikan kamuoyunun ölçülü davranma isteği de bu konuda güven verici olmaktadır.”
Efendiler, bütün bu düşünceler, Ferit Paşa Kabinesi’nin Padişahı ağzından yayınladığı bildiride yazılanların harfi harfine aynı değil midir?
Bu türlü bildiriler yayınlamaktan maksat, milleti aldatmak ve miskinliğe sürüklemek değil midir?
Hangi adaletten söz ediliyor? Hangi ölçülü davranma isteğinden dem vuruluyor? Bunların asılları var mıydı? Memleketin hükümet merkezinden başlayarak yabancılar tarafından her yerde yapılagelenler gerçekten bunun aksini ispat edecek fiili ve apaçık deliller değil miydi?
Gerçekte, Wilson, prensipleriyle birlikte sahneden çekilmiş ve Osmanlı ülkesine ait toprakların Suriye’de, Filistin’de, Irak’ta, İzmir’de Adana’da ve her yerde işgaline seyirci bulunmuyor muydu?
Bu kadar kesin yıkılış belirtileri karşısında aklı, kavrayışı, vicdanı olan adamların kendi kendilerini aldatmalarına ihtimal verilir mi? Bu gibi adamlar, aslında kendilerini aldatacak kadar budala olurlarsa, onların memleket kaderini elde tutmalarına, aklı eren ve korkunç gerçeği görenler katlanabilirler mi? Eğer bu adamlar, gerçeği biliyorlar ve kendilerini aldatmıyorlarsa, milleti kandırarak bir koyun sürüsü halinde düşmanın pençesine teslim etmek için canla başla çalışmalarına ne anlam verilebilir?
Bütün bu noktalar göz önünde bulundurularak verilecek hükmü kamuoyuna bırakırım.

Tek Kusurumuz

Efendiler, hükümetin bildirisinin anlamsızlığına ve taşıdığı düşüncelerin sakatlığına rağmen, biz Hey’et-i Temsiliye adına aynı tarihte, 7 Ekim günü, yeni kabineyi destekleme kararı veriyoruz. Yeni hükümet ile milli dava arasında tam bir uzlaşma meydana geldiğini millete müjdeliyoruz. Her yerde hükümet işlerine asla karışılmamasını sağlayarak, hükümetin kuvvetini artıracak ve işlerini kolaylaştıracak tedbirler alıyoruz. İçeride ve dışarıda tam bir birlik olduğunu fiilen ispat edecek bir durum alıyoruz. Özet olarak; memleketin kurtuluşunu sağlayabilmek için, dürüstlük ve içtenlikle düşünenlerin, akıl ve vicdan bakımından yapmaya mecbur oldukları -akla gelebilecek- her şeyi yapmaya çalışıyoruz. Milletvekillerinin bir an önce seçilmesini sağlamak için teşvik ve tavsiyelerde bulunuyoruz. Yalnız bir şey yapmıyoruz. Milli teşkilâtı dağıtmıyoruz. Tek kabahatimiz budur.
Damat Ferit Paşa’dan sonra, diğer bir damat paşanın etrafında, sadrazam diye, nazır diye toplanmış birtakım kuş beyinlileri, alçak bir padişahın alçakça düşüncelerini kolaylıkla uygulayabilsin diye serbest bırakmayacağımızı hissettiriyoruz.
Temsilcimiz Cemal Paşa, kabine hakkında bizim olumlu kanaatimizi alabilmek ve güvenimizi kazanabilmek için her çareye başvurmaktan geri durmuyor. Ahmet İzzet Paşa’ya da kabineyi övdürerek varlığımızın silinmesi gereğine dair öğütler verdiriyordu.

Ahmet İzzet Paşa’nın Öğütleri

Ahmet İzzet Paşa Gerçekten de, Ahmet İzzet Paşa’nın şifre içinde kalan imzasıyla, Cemal Paşa’dan 7/8 Ekim 1919 tarihli şöyle bir telgraf almıştık:

Harbiye, 7/8.10.1919
Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne
Yeni kabinede, çoğunlukta olan eski ve yakın arkadaşlarımı ziyaret ederek durumun ne merkezde olduğu konusunda bir sohbet görüşmesi yapmış idim. Öğrendiğim bazı durumlar üzerine, millet ve memleketin hayati çıkarlarını düşünerek aramızda öteden beri süregelen dostça ilişkilere askerlikten gelen kardeşçe duygulara güvenerek, aşağıdaki düşünceleri hemen belirtmek istiyorum:
Birkaç aydan beri, memleketin uğradığı istilâ ve yok olma tehlikesinin önüne geçilebilmek için şimdiye kadar, Kuva-yı Milliye’nin ve Milli Mücadele’nin yaptığı yararlı etkiler herkesçe kabul edilmiştir.
Yalnız, bu hizmetin sorumlarını alabilenin, bundan sonra bilgi ve görüş, gerçeği görenlerce sahibi kanuni bir yönetimin kurulmasına bağlı olduğu da kabul edilmektedir. Artık hükümet ve milletin ikilikten ayrılarak bir birlik manzarası göstermesine, aciz görüşüme göre tez elden zaruret vardır. Kabineyi oluşturan şahısların iyi niyetli ve tutarlı düşüncelerine herkesin güveni olduğu inancındayım. Hiçbir kabinenin görevini sürekli olarak yapmasına imkân bırakmayacak iç meselelerin, dış siyaset üzerindeki korkunç etkileri bir açıklamayı gerektirmeyecek kadar belirgindir. Milletvekillerinin bir an önce seçilmesi ve Meclis’in toplanması için Osmanlı Hükümeti’nce acil tedbirler alınmaktadır. Vatanın kurtarılması uğrunda gösterdikleri kahramanca azim ve niyetlerinin, hükümet üyelerine nasıl karşılandığı, bugünkü bildirilen anlaşılacağından, samimiyetle bir görüş birliğine varılacağına güvenim tamdır.
Ancak bu sabah bendenizin yanına gelen, duruma vakıf ve güvenilir bir zat, Kütahya ve Bilecik taraflarında istenmeyen bazı nahoş olayların çıktığını söylemiştir. Bizi, anlaşmazlık ve çözülmeye sürüklemek için dışarıdan ve içeriden birçok teşvik ve kışkırtmalar olacağını tahmin ve kabul etmek tabiidir. Öte yandan, sırlardan birinin gösterdiği, Kastamonu vali vekilinden gelmiş bir telgrafla da, bazı memurların tayini ve cezalandırılması gibi işlerde İstanbul Hükümeti’ne sanki emredilmek isteniyordu. Bu gibi durumlar, devletin bu kerteye indirmiş olan ve sizce de ne derecede kötülendi bi ldt retmek olacağından, böyle yetki tanıma belgelerinde memnuniyetle görülen kötü idareyi aynen taklit kimselere bu türlü davranma fırsatının verilmemesini, herkesçe bilinen zekâ ve zanlarınızdan beklerim. Özet olarak, artık memlekette birliğin sağlanmasını ve temel kanunlar çerçevesinde hükümetle bağlantı kurulmasını içtenlikle tavsiye ve rica ederim (Ahmet İzzet).

Harbiye Paşâ Cemal
Bu telgrafa, elden geldiği kadar hiçbir şahsi duygu ve düşüncemizi belli etmemeye çalışarak yumuşak ve hattâ inandırıcı bir karşılık vermek uygun görüldü. Cevap şudur:

Şifre=Sivas, 7/8.18.1919
I: 7/8.10.1919
Harbiye Nazırı Cemal Paşa Hazretleri’ne
Ahmet İzzet Paşa Hazretleri’ne
Yüksek düşünceleriniz değerine önemle dikkate alındı. Milli Mücadele’nin etkileri ile ilgili olumlu kanaate teşekkür edilir. Bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da, yapılan milli hizmetlerin tutarlı ölçülerle devam ettirileceğine, kanun bir yönetimin tam olarak kurulmasına bütün varlığımızla çalışılacağına güven buyrulmasını rica ederim. Çünkü mücadelemiz kanuni bir devrenin açılmasını hedef almaktadır. Tanrı’ya şükürler olsun, hükümet ile millet, tam bir görüş birliğine varmış olduklarından, bundan sonra da devam edeceğinden emin bulunduğumuz karşılıklı samimiyet ve olgunluk derecesine ulaşmış olan birlik, kendini, millet ve memleket çıkarlarını garanti edecek şekilde ortaya koyacaktır.
Kötü icraat ve siyaseti herkesçe bilinen Ferit Paşa Kabinesi’ne milletin uymaması, gaye ve hareketlerine katılmamış olması, dış politikamız üzerinde hiçbir tehlikeli etki uyandırmamış; aksine, Ferit Paşa Kabinesi’nin sebep olduğu bütün kötü etkileri ortadan kaldırarak şükranla karşıladığımız bugünkü elverişli siyasi durumumuzu sağlamıştır.
Milletin güvenini kazanmış olan bugünkü kabineyle anlaşmış bulunmanın, içteki durumumuzu dış siyaset üzerinde pek yararlı ve etkili kılacağına şüphe yoktur. Olağanüstü durumlarda, bazı yerlerde istenmeyen bazı olayların çıkmış olması, kaçınılması imkânsız zaruri ve olağan şeylerdir. Özellikle Kütahya, Bilecik ve Eskişehir gibi yerlerdeki suçsuz, haksızlığa uğramış halkın karşılaştığı baskı ve kötülükler lütfen ve biraz da insaflıca düşünülürse, şikâyet konusu olarak görülen olayların ne kadar haklı olduğu bir an üzerinde durmakla anlaşılır. Buralardaki acıklı ve iç sızlatıcı duruma da, eski hükümetin miskince davranışının sebep olduğu düşünülünce, bu olaylardan Milli Mücadele’yi sorumlu tutmaya kalkışmak haksızlık olur inancındayım. Kastamonu Vali Vekilinin, zâtıdevletlerince sözü edilen telgrafından dolayı kendisini de mazur görmenizi rica edeceğim.
Çünkü, bu biçim müracaat yalnız Kastamonu’dan değil, daha başka yerlerden de yapılmıştı, Beni kabinenin kararsız gibi görünen başlangıçtaki tutumu bir iki gün daha devam etseydi, bu türlü başvurular memleketin her köşesinden yağacaktı. Bundan böyle, bu gibi hareketlere asla meydan verilmemesi için gereken her türlü tedbir alınacak, gerekli etkiler yapılacak ve zâtıdevletlerinin tavsiyelerine uyularak tam anlaşmanın gerçekleşmesi ve temel kanunlar çerçevesinde hükümetle yakın işbirliği sağlanması için samimi olarak çaba harcanacaktır. Saygı ve tazim ile ellerinizden öperim efendim.
Mustafa Kemal

Ali Rıza Paşa Cumhuriyet Kurulacağını Keşfediyor

Efendiler, Ahmet İzzet Paşa’nın yazdığı nasihatnamenin ve buna verdiğimiz cevabın gözden geçirilmesi bir hatıramı canlandırdı. Milletçe bilinmesi ve tarihe geçmesi için onu da söylemiş olayım:
Ali Rıza Paşa, bir gün Ahmet İzzet Paşa’yı ziyaret eder. Sohbet sırasında, aleyhimde olur olmaz bazı şeyler söyler ve bu dedikodulara önemli bir keşfini de ekler: “Cumhuriyet kuracaklar, Cumhuriyet!” diye bağırır. Doğrusunu isterseniz efendiler, Makedonya’da, Osmanlı İmparatorluğu’nun Batı Orduları Başkomutanı Ali Rıza Paşa’nın arslanlardan oluşmuş bulunan koskoca Türk ordularını bozguna uğratıp yok ettirdikten ve verimli Makedonya topraklarını düşmana terk edip bağışladıktan sonra; devletin en kritik anında; Vahdettin’in emellerine hizmet için gereken vasıfları kazanmış olduğuna ve bu ünlü ordular başkomutanının bu defa da kendine en becerikli yardımcı olarak, eski Genelkurmay Başkanı’nı Harbiye Nezareti’ne getirmeyi düşüneceğine olağan gözüyle bakılabilirdi. Fakat Milli Mücadele’nin cumhuriyeti hedef aldığını bu kadar çabuk ve kolaylıkla sezip kavrayabileceğine hayran olmamak mümkün değildir.

Efendiler, bana bu bilgiyi veren, hikâyeyi bizzat İzzet Paşa’nın ağzından işiten ve şimdi içinizde bulunan çok değerli bir arkadaştır.

Salih Paşa Heyet-i Temsiliye ile Görüşmek İçin Geliyor

Efendiler, Cemal Paşa, 9 Ekim 1919 tarihli bir şifre ile Hey et-i Temsiliye ile yakından görüşmek üzere Bahriye Nâzın Salih Paşa’nın yola çıkmasının uygun görülmekte olduğunu bildirdi. Fakat Salih Paşa biraz rahatsız olduğu için, görüşme yerinin mümkün olduğu kadar yakın olması ve İstanbul’dan deniz yoluyla hareketinin yerinde olacağının düşürüldüğü belirtildikten sonra, Hey’et-i Temsiliye’den kimlerle ve nerede görüşüleceğinin tasarlandığını sordu.
10 Ekimde verdiğimiz cevapta, görüşme yeri olarak Amasya’yı tespit ettik. Görüşmek üzere, Hey’et-i Temsiliye’den benimle birlikte Rauf ve Bekir Sami Bey’ler gidecekti. Bunu da bildirdik.
Salih Paşa’nın İstanbul’dan hangi gün hareket edeceğinin ve Amasya’ ya ne zaman gelebileceğinin gün ve saatinin de bildirilmesini rica ettik.
Efendiler, memleketin her tarafında milli teşkilâtın genişletilmesi ve köklendirilmesi çalışmalarına devam ediyorduk. Aynı zamanda milletvekili seçimlerinin yapılmasını sağlamaya ve çabuklaştırmaya çalışıyorduk. Bu konudaki görüşlerimizi gerekenlere de bildirerek, bazı kimseleri tavsiye bile ediyorduk. Ancak, cemiyet adına aday göstermemeyi prensip olarak kabul etmemekle birlikte, milletvekili olmak için başvuranların Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin ilkelerini ve kararlarını benimsemiş kimselerden olmasını yürekten istiyor ve bu gibi kimselerin, cemiyet adına kendiliklerinden adaylıklarını koymaları gereğini de ilân ediyorduk.
11 Ekim 19l9 tarihinde, bu arz ettiğim hususlarla ilgili olarak yeniden bazı emirler verdik.
Milli dâvâya hizmet eden memurların birer sebep uydurularak nakledilmesi ve yerlerinin değiştirilmesi, milli dâvâya karşı oldukları için millet tarafından kovulan memurların da memurluk sıfatlarının korunmaya devam edilmesi yüzünden, bazı yerlerden, yeni kabine ile uyuşmanın ne demek olduğunun anlaşılamadığı yolunda sitem ve şikâyetler gelmeye başladı. Bu hususu 11 Ekimde Cemal Paşa’ya yazarak, kabinenin dikkatini çekmek istedik.

Askeri Nigehban Cemiyeti

Bir de, Efendiler, bilirsiniz ki, İstanbul’da Askeri Nigehban Cemiyeti diye bir bozguncu grubu türemişti. O zamanki bilgilere göre, bu grubun başında bulunanlar, Kiraz Hamdi Paşa, hırsızlıktan dolayı ordudan kovulmuş Kurmay Albay Refik Bey, eski Halaskâr Grubu’ndan Binbaşı Kemal Bey, eski Bandırma Sevkiyat Başkanı Topçu Binbaşılarından Hakkı Efendi ve daha bu dernekle ilişkisini kesip kesmediği bilinmeyen ve ordudan atılmış bulunan Kurmay Binbaşı Nevres Bey gibi çeşitli yolsuzlukları yüzünden ordudan atılmış yahut da emekli edilmiş bulunan kimselerle, ahlâksızlıkları ile tanınmış az sayıdaki kimselerden ibaretti.
İşte bu dernek, İkdam gazetesinin 23 Eylül 1919 tarih ve 8123 sayılı nüshasında bir bildiri yayınlamıştı. Dernek, bu bildirisiyle, kendilerine vatan ve milletin bekçisi süsünü vermek istiyordu. Cevat Paşa’nın Harbiye Nâzırlığı zamanında, bu dernek hakkında kovuşturmaya başlanmıştı. Değişikliklerden dolayı arkası kesildi.
Böyle bir derneğin varlığı ve faaliyeti ordu mensuplarının sinirlerini geriyordu. Hey’et-i Temsiliye’ye müracaatlar başlamıştı.
12 Ekim 1919 tarihinde, Harbiye Nâzırı Cemal Paşa’dan, kendi başarısı bakımından, bu fesat yuvasının kökünden sökülüp atılmasını ve mensuplarının şiddetle cezalandırılmalarını ve bu yoldaki işlemlerin orduya bildirilmesini rica ettim.
“Cemal Paşa’dan 14 Ekimde aldığım “bu kesin olarak kararlaştırılmıştır” şeklindeki kısa ve kesin dilli telgrafı 15 Ekimde bütün orduya özel olarak duyurdum.
Fakat, Cemal Paşa’nın bu kesin kararının hiçbir zaman uygulandığını hatırlayamıyorum.

İşgali Suçlamayan Bir Siyaset

Efendiler, hatırlayacaksınız… İngilizler Merzifon’u ve bir siyaset arkasından da Samsun’u boşaltmışlardı. Bu münasebetle ve Ferit Paşa Kabinesi’nin düşmesi üzerine, Sivas halkı fener alayı düzenledi ve gösterilerde bulundu. Birtakım nutuklar verildi. Bu sırada halk da “kahrolsun işgal” diye bağırdı. Sivas’ta yayınlanan İrade-i Milliye gazetesi, bu olayı olduğu gibi yazdı. Dahiliye Nâzırı Damat Şerif Paşa, bu gazetenin haberlerine dayanarak Sivas iline yaptığı bir tebliğde “kahrolsun işgal” şeklindeki yazılar, hükümetin bugünkü siyasetine uygun değildir; diyordu.
Bu ne demektir, Efendiler? Hükümet, işgali suç saymayan bir politika mı güdüyordu? Yoksa “kahrolsun işgal” dedikçe, memleketi daha çok işgale mi yol açılacaktı? İşgal ve saldırı karşısında, milletin sessizlik ve sükunet içinde kalması, işgalden tepkilenmiş görünmemesi mi? akla ve politikaya uygundu?
Böyle sakat ve hayvanca bir düşünce, çöküş ve yok oluş uçurumuna kadar tekmelenmiş bir devleti kurtarabilecek siyasete temel olabilir miydi?
İşte bu münasebetle, 12 Ekim 1919 tarihinde, Harbiye Nâzırı Cemal Paşa’ya yazdığım bir telgrafta: “Vatanın bir kısmının boşaltıldığını gören milletin, bu şekilde, hattâ daha da belirgin bir şekilde, duygularını açığa vurmuş olmasını pek uygun ve yerinde gördüğümüzü ve milletin gerçek duygularına dayanarak hükümetin bu haksız işgalleri siyasi bir dille ve resmen reddetmesini, bu güne kadar Ateşkes Anlaşması’na aykırı olarak yapılmış müdahaleleri protesto ederek, yapılanların düzeltilmesini isteyeceğini beklemekteyiz” dedikten sonra, “bu vesileyle, hükümetin gütmekte olduğu politikada Hey’et-i Temsiliye’ce henüz bilinmeyen noktalar varsa, aydınlatılmasını” rica ettim.
Temsilcimiz ve Harbiye Nazırı Cemal Paşa’nın cevabı pek ilgi çekicidir. 18 Ekim 1919 tarihli olan bu cevapta şu cümlelerin taşıdığı anlam dikkate değer: “Milli dâvâ çerçevesi içinde işleri yürütme sorumluluğunu yüklenmiş olan İstanbul Hükümeti, tutumunda ve işlerinde siyasi mecburiyetleri kollamak, yabancılara karşı daha konukseverce ve yumuşakça hareket etmek zorundadır.

Süngülerini Milletin Kalbine Saplayan Yabancıları Misafir Sayan Bir Harbiye Nazırı

Efendiler, Rıza Paşa Kabinesi ve o kabinede Harbiye Nazırı olan zat, aziz vatanımızı işgal eden, süngülerini milletin can evine saplayan düşmanları misafir kabul ediyor ve onlara karşı konukseverce ve yumuşakça harekette bir zaruret görüyor. Bu ne görüştür, bu ne kafadır? Milli dava bu muydu?
Harbiye Nazırı, özellikle milli teşebbüslerinin yanlış yorumlanması yolunda girişilen faaliyetlerin daha güçten düşmediği şu sıralarda, işaret ettiğim ihtiyatlı davranışların yersiz olmadığı kabul buyrulur inancında olduğunu söyleyerek, milli teşebbüslerden zarar görülmüş olduğunu anlatmaya, bu yüzden meydana gelen kötülüğü tamir için tedbirlerinin yersiz olmadığını bize de kabul ettirmek ustalığını göstermeye çalışıyor.
Harbiye Nazırı, telgrafını şu cümle ile bitiriyor: “Olgunluğunu eserleri ile ispatlamış olan yüce milletin güvenini kazanmış bulunan bugünkü hükümetin, işlerinde serbest kaldıkça, dışarıya karşı sözünü daha çok dinleteceği açık bir gerçek olduğuna göre, saygıdeğer Hey’et-i Temsiliye’den hükümetin yaptığı işleri daha çok desteklemelerini rica ederim.”

Efendiler, Cemal Paşa, gerçekten önemli noktalara dokunuyor: Önce, milletin olgunluğunu ispat ettiğini söyleyerek, bizim millet adına öne düşüp yol göstermemize ihtiyaç olmadığını dolaylı bir şekilde hissettirerek, bizi millet nazarında gereksiz birtakım müdahaleciler sayıyor. İkinci olarak, bizim, hükümeti serbest bırakmadığımızı ve bu yüzden dışarıya karşı sözünü dinletmeye engel olduğumuzu söylüyor.

Efendiler, yüce milletimizin olgunluğunu ispat eden eserler, Erzurum, Sivas Kongreleri ile bu kongrelerde aldığı kararlar, bu kararların uygulanmasına çalışmak suretiyle birlik ve dayanışma yaratılmaya başlanması ve Sivas Kongresi’ni yapanları yok etmeye kalkışan Damat Ferit Paşa Kabinesi’ni düşürmek gibi işler, davranışlar ve uyanıklıktı.
Bu kadarla yetinmek, bütün bu hareket ve faaliyetlerde olduğu gibi bundan sonra da millete önderlik etmek gibi vicdani bir görevden vazgeçerek hükümeti serbest bırakabilmek, ancak bir şartla mümkün olabilirdi. O da, serbest kalmaya lâyık olduğu anlaşılacak, Millet Meclisi’ne dayalı milli bir kabinenin memleket ve millet mukadderatını gerektiği şekilde üstlendiğine inanmaktı. Milletin, “kahrolsun işgal!” şeklindeki protestosunu boğmaya çalışan duygu ve kavrayıştan yoksun hayvanca insanlardan kurulu ve içinde hain bulunan bir hey’etin, ahmakça, bilgisizce ve miskince hareketlerinin seyirci kalmak, akıl ve anlayış sahibi vatansever kimselerden beklenebilir miydi?
Bir de Efendiler, Cemal Paşa: “Milletin güvenini kazanmış bulunan bugünkü hükümeti sözüyle pek büyük ve apaçık bir yalana başvuruyordu. Milletin hükümete güven duyup duymadığı daha belli değildi. Bu söz ancak ve hiç olmazsa, kabine Millet Meclisi huzurunda güvenoyu aldıktan sonra söylenebilirdi. Oysa daha Millet Meclisi’nin üyeleri bile seçilmiş değildi.”
Harbiye Nazırı bu sözü söylediği dakikada, yalnız bir tek kişinin güvenini kazanmış bulunuyordu. O da devlet başkanlığı makamını kirletmekte olan hain Vahdettin idi. Hey’et-i Temsiliye’nin kendileri ile uyuşmaya ihtiyaç duymuş olmasını, millet adına güvene sahip olmakmış gibi kabul etmek istiyordu. Eğer maksatları bu idiyse, milletin kendilerine güven vasıtası olan bu hey’eti aradan çıkarma gereği nereden doğuyordu?

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu